Osmanlı'nın Son Döneminde Gençlik Hareketleri

(İkinci Meşrutiyet'in İlanını Gösteren Bir Kartpostal)

Osmanlı toplumu 18. yüzyıldan itibaren hızlı bir sömürgeleşme sürecine girdi. 1881'de İngiliz, Fransız, Alman, Avusturya-Macaristan, İtalyan ve Osmanlı alacaklılarının temsilcilerinin bulunduğu Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştur. Özellikle bu dönemlerde uygulanan reformlar devleti düştüğü durumdan kurtarmak yerine, Batılı emperyalistlerin desteğini almak adına yapıldığı için Osmanlı toplumunda derin çatlaklar oluşmuştur. 19. ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan gençlik hareketlerinin, çöküş sürecindeki Osmanlı'nın siyasi, toplumsal ve ekonomik yapısına bağlı olarak çeşitli dönemlerde yoğunluklar gösterdiği, çeşitli dönemlerde de azaldığı görülmüştür.
Modern eğitim kurumlarının açılması, geleneksel Osmanlı eğitim kurumu olan medreseleri oldukça huzursuz etmiştir. Yeni açılan kurumların yetiştirdiği öğrencilerin devlet kadroları ve orduya eleman yetiştirmede önem kazanması, eskiden bu konumda olan medreselilerin toplumsal etkisini aza indirgeyeceği için aralarında büyük uyuşmazlıklar ve sorunlar söz konusu olmuştur. Tanzimat Fermanı (1839) sonrası dönemden I.Meşrutiyetin ilanına (1876) kadarki ilk safha, özellikle medreselilerin etkisi olan eylemleri içermektedir. I.Meşrutiyetin sonu ve İstibdad döneminin başlangıcından (1877) II.Meşrutiyetin ilanına(1908) kadarki ikinci safha ise II.Abdülhamid mutlakıyetine karşı hem Avrupa'da yaşanan toplumsal olaylardan etkilenen hem de 1789 Fransız Devrimi'nin milliyetçilik ve hürriyet kavramlarının etkisiyle yaşanan gençlik hareketlerini kapsamaktadır.

İlk safha (1853-1876) 

(Mithat Paşa)

Abdülmecid döneminde, siyasi amaçlarla ilan edilen Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839) sonrası toplumsal, hukuki, mali, askeri ve eğitim anlamında reformlara gidilmişti. Ancak tüm bunlar devletin çöküşünü durduramamıştır. Özellikle kaybedilen Kırım toprakları meselesinde Ruslarla anlaşamayan Sadrazam Mehmet Ali Paşa, görevinden azledilmesi sonucunda softalarla (medreselilerle) işbirliği içine girmişti. Ardından yerine getirilen Mustafa Reşid Paşa ve hükümet aleyhinde bir ayaklanma meydana gelmiştir. Bu andan itibaren medreselerini terk eden softalar, hükümet aleyhinde gösteriler düzenlemişlerdir. Ancak bu gösterilere tepki çok sert olmuştur. Askerler hızla göstericileri dağıtmış ve birçok kişiyi tutuklamışlardır. Daha sonra ayaklanmaya öncülük edenler Girit'e sürgüne gönderilmişlerdi.(1853)
Aynı dönemde Ruslarla Kırım Savaşı (1853-1856) yaşanır. Bu savaş sırasında ilk kez Avrupalı devletlerden borç alan Osmanlı akabinde bu alınan borçları savaş, isyan, silah, saray inşaatı masrafları gibi yerlerde kullanıyordu. Devletin içine düştüğü bu ekonomik bunalım halk arasındaki huzursuzluğun artmasına sebebiyet vermiştir. Bu kez savaşın sonunda Ruslar karşısında, müttefikleri ile birlikte başarıya ulaşmış bir Osmanlı gözükse de, aslında bu savaşın mutlak yenilgisini alan da Osmanlı olmuştur. Öyle ki 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı ile toplum içi ayrışma kuvvetlenmiş ve Müslüman ile Gayrimüslim halk arasında büyük sorunlar meydana gelmiştir. 1859'da Beyazıt ve Sinekli Medreselerinden bir grup öğrenci, bazı hocaları, subaylar ve memurlar işbirliği yaparak Abdülmecid'i tahttan indirip Abdülaziz'i tahta çıkarmayı planlayan gizli bir komite kurmuşlardı. Ancak komite üyelerinden birinin faaliyeti saraya ihbar etmesi sonucunda ihbar eden üye dışındaki üyeler tutuklanmış, Kuleli Askerî Okulu'nda hapsedildikten sonra sürgüne gönderilmişlerdi. 
Abdülmecit'ten sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz döneminde de savaşlar kaybedilmiş, dışarıdan büyük miktarda borçlar alınmış ve bu borçlarla da gereksiz harcamalar yapılmıştı. Osmanlı bu dönemde dış siyasette Fransa ve İngiltere'den uzaklaşıp, Osmanlı topraklarını istediğini saklamaktan çekinmeyen Rusya'ya yaklaşma siyaseti izlemiş, söz konusu devlet 1876'da ayaklanan Bulgarları desteklemesine rağmen bu siyasette bir değişiklik yapılmamıştı. Medrese talebeleri izlenen bu siyasetten Sadrazam Mustafa Nedim Paşa'yı sorumlu tutmuşlardır. 10 Mayıs 1876 günü önce Fatih ve sonra Bayezid ve Süleymaniye medreseleri talebeleri gösteriler düzenlemişler, sadrazamın azlini talep etmişlerdir. Tarihe Talebe-i Ulûm olarak geçen bu isyan iki gün daha devam etmiştir. Kalabalığın her defasında artması sonucunda Padişah, Mahmud Nedim Paşa'nın azline karar vermiştir. Eylemler sürerken görevden alınan Sadrazam, telaşından çıkarmış olduğu ayakkabılarını bile giymeye vakit bulamadan yaya olarak Babıâli'den çıkıp kaçmıştır.

İlk safhada gerçekleşen bu eylemlerde özellikle medrese öğrencilerinin ve onlara öncülük eden hocalarının varlığı dikkati çekmektedir. 1853 Softalar isyanında Mehmet Ali Paşa'nın sadrazamlıktan azledilmesi ve yerine Tanzimat Fermanı'nın hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşa'nın getirilmesi sonucu bu duruma karşıt tepki geliştirerek medreselileri isyana teşvik ettiği bilinmektedir. Akabinde yine Abdülmecid döneminde yaşanan Kuleli Olayı'nda daha "örgütlü ve gizlilik" halinde bir işleyiş söz konusu olsa da bu isyanın da başarıya ulaşmadığını görülür. Ayrıca Kuleli Olayı'nın ilk meşrutiyetçi hareket olduğu ileri sürülmüşse de mensuplarının Islahat Fermanı'na ve yapılan israflara karşı tepki duydukları için ayaklanma başlatmışlardır. Talebe-i Ulûm isyanında 1853 Softalar isyanı gibi, Mithat Paşa ve birçok hükümet yetkilisinin çıkarları doğrultusunda kitleleri isyana teşvik etmeleri söz konusudur. Ancak yine de ayaklanan medrese öğrencilerinin asıl amaçlarının kendi sosyal itibarları ve mali durumlarını sarsan gelişmelerin son bulmasını istedikleri aşikardır.


İkinci Safha (1877-1908)

(Resneli Niyazi Bey)

II.Abdülhamid tahta çıktıktan sonra, tahta çıkarılma koşulu olan Kanun-ı Esasi'yi ilan etti ve meşrutiyet yönetimine geçildi. (23 Aralık 1876) Osmanlı toprakları üzerindeki tüm halklar tarafından coşkuyla karşılanan bu duruma 1880 Nisan ayı itibariyle son veren II.Abdülhamit bu tarihten itibaren mutlakıyete yönelme kararı almıştı. Özellikle İngiltere'de seçimleri kazanan liberal partinin Osmanlı'dan yana siyaset gütmemesi ve Rusya'ya yaklaşması, dış politikada Osmanlı'nın yalnız kalmasına neden oldu. 93 Harbi'nde de Osmanlı'nın büyük bir hezimete uğraması; II.Abdülhamid'in sert ve baskıcı bir rejime yönelmesinin öncelikli sebepleri idi. Buna dair ilk adım da 5 Şubat 1877'de atan II.Abdülhamid tarafından, Kanun-ı Esasi'nin hazırlayıcılarından olan Midhat Paşa sürgün ettirilerek atılmıştır. Bunun üzerine bazı medrese ve Harbiye öğrencileri Babıâli önünde protestolar düzenlemişlerdi. Öğrenciler bu protestolara dair kararları büyük bir gizlilik ve planlama dahilinde oluşturmuşlardı.  Abdülhamid'in kurduğu polis teşkilatı bunu ifşa edince bu protestolar güvenlik güçleri tarafından bastırılmış ve bu öğrenciler çeşitli yerlere sürgün ettirilmişlerdi.
İstibdad olarak da adlandırılan bu dönem, II.Abdülhamid'in mutlakıyeti boyunca Osmanlı toplumu içerisinde oluşturduğu bir baskı ve zorbalık dönemidir. Buna zarar verecek her yapıya karşı sert önlemler alınmıştır. Özellikle kurdurduğu istihbarat ve polis teşkilatı bu hususta oldukça başarılı olmuştur. Buna karşın toplumsal muhalefet "gizlilik" ve "örgütlenme" gibi iki önemli başlık altında faaliyetlere başlamışlardı.
Bu bağlamda Osmanlı İmparator-luğu'nun ilk sosyalist partisi 1887'de kurulmuştu. Cenevre'de öğrenim görmekte olan Kafkas ve Rus devrimci hareketinden çıkma yedi Marksist öğrenci tarafından, Devrimci Hınçak Partisi kurulur. Ermeni halkının hak ve özgürlük talepleri için birçok eylem düzenleyen Hınçaklar, Kumkapı (1890) ve Bâb-ı Âli (1895) gösterilerini organize etmişlerdi. Ayrıca 1890'da kurulmuş diğer bir Ermeni örgütü olan Taşnaksutyun'a bağlı olarak Avrupa'da, Ermeni Öğrenciler Birliği kurulmuştu. Bu birliğin amacı ise imparatorluk sınırlarıyla bölünmüş gençler arasında ulusal bilinci güçlendirme, sosyalizm, ulus ve devlet gibi sorunlar hakkında felsefi ve siyasi düşünmeyi teşvik etmekti.
Öte yandan II.Abdülhamid'in mutlakıyetine karşı en önemli yapılanma olarak karşımıza Jön Türk hareketi çıkmaktadır. 1889 yılı mayıs ayında 4 askeri tıbbiye öğrencisi tarafından kurulan İttihad-i Osmani isimli örgütün amacı II.Abdülhamid rejimine son vermek ve yeniden Meşrutiyet yönetimine geçmekti. Daha sonra örgüt adını İttihat ve Terakki olarak değiştirerek, mutlak gizlilik içerisinde örgütlenmişti. Osmanlıcı ideolojinin mirasını taşıdığını düşünen, liberal eğilime sahip milliyetçi bir örgüt olarak Osmanlı siyasetinin son yıllarının en etkili yapılanması haline dönüşmüştü.
1896 yılına kadar herhangi bir varlık gösteremeyen İttihat ve Terakki bu tarihten itibaren eylemlerine hız vermeye başlamıştır. Özellikle Ermenilerin eylemlerine yönelik sert çıkışlarda bulunan İttihat ve Terakki üyeleri, bu duruma son veremediğini düşündükleri II.Abdülhamid'e karşı bir darbe planladılar (1897). Ancak bir üyenin bu girişimi ihbarı üzerine birçok İttihat ve Terakki üyesi tutuklanır. 1897 Haziranı 324'ü öğrenci toplamda 630 kişi tutuklanıp gözaltına alınır. Toplanan bu kişiler Taşkışla Divan-ı Harbi tarafından yargılandıktan sonra, içlerinden suçlu bulunan 78 kişi, 8 Eylül 1897 günü -büyük çoğunluğu Tıbbiye öğrencisi veya hekim olan bu kişiler- Şeref vapuruna bindirilerek Fizan'a gönderilir. 15 Eylül'de Trablus'a vardıklarında ise valinin de yardımlarıyla Fizan'a gönderilmeyip buradaki çeşitli hapishanelere yerleştirilirler.
Bu olay sonrasında İttihat ve Terakki ağır bir darbe almıştı. Ancak Abdül-hamid'in kurduğu baskı rejiminin etkisi arttıkça toplumun huzursuzluğu da artmıştı. Yeniden nüfuzunu güçlendirme faaliyetlerine girişen İttihat ve Terakki üyelerinin, askeri okullarda bu amaçlarına ulaştıkları söylenebilir. Öyle ki Askeri Tıbbiye'de bir grup muhalif öğrenci okul bahçesinde yaptıkları gizli toplantıda, okul duvarlarına "istibdad aleyhine" yazılar yazılmasını kararlaştırmışlardı. Bu eylemi yapmak adına iki Tıbbiyeli genç -Mazlum ve Şakir Beyler- gönüllü olmuşlardı. 4 Ocak 1908 günü bu iki genç, koridor pencereleri arasına kömürle şunları yazmışlardı;
"Yaşasın Hürriyet, Adalet, Müsavat (Eşitlik). Kahrolsun İstibdad, Kahrolsun Zulüm!"

Bu tip militan eylemler askeri okullara yönelik baskı ve kısıtlamaların artmasına sebebiyet vermişti. Akabinde birçok öğrenci ve öğretmenin sürgün, tutuklama gibi durumlarla karşılaşması söz konusudur. Ancak muhalefetin II.Abdülhamid'in baskı rejimine rağmen mücadeleyi bırakmaması, 24 Temmuz 1908'de en büyük kazanımın gerçekleşmesini sağlamıştı. Bu tarihte yeniden ilan edilen Kanun-ı Esasi ile meşrutiyet yönetimine geçilmişti. Bunda en önemli rolü oynayan ise öğrencilik yıllarından itibaren İttihat ve Terakki'nin önemli isimlerinden olan Resneli Niyazi Bey'dir(1873-1913). Hürriyet Kahramanı ilan edilen Resneli Niyazi Bey 1908 temmuzunun başlarında Abdülhamid yönetimine başkaldırıp, yanına aldığı 200 askeriyle birlikte Makedonya'da Ohri yakınlarında dağa çıkmış,  burada devlete karşı gerilla savaşı vermişti. Onun burada aldığı büyük başarılar bu küçük isyanın bir halk hareketine dönüşmesini sağladı ve devlet güçlerinin büyük bir hezimete uğraması sağlandı. Akabinde II.Abdülhamid 23 Temmuz'u 24'üne bağlayan gece Meşrutiyeti yeniden ilan etmek zorunda kalmıştı.


1908 Devrimi, İttihat ve Terakki Partisi…
(İttihat ve Terakki İleri Gelenleri)

II.Abdülhamid'in meşrutiyet yönetimine son vermesi ve Kanun-ı Esasi'yi yürürlükten kaldırması neticesinde kurmuş olduğu mutlakıyeti, muhalefetin tüm bileşenleri için mücadele kaynağı olmuştur. Bu dönemde Avrupa'da meydana gelen çok çeşitli halk hareketleri Osmanlı toplumunu da derinden etkilemiştir. Dolayısıyla Abdül-hamid'in mutlakıyetine karşı kurulan gizli örgütlerde bu etkilere rastlanmıştır. Buna dair en önemli örgüt olan ve meşrutiyetin yeniden ilanında önemli payı olduğu düşünülen İttihat ve Terakki'nin, 1908 devrimi sonrasında izlediği merkeziyetçi rol oldukça eleştirilmiştir. Balkanlar ve Doğu Avrupa komünist hareketinin tarihsel kurucularından olan Christian Rakovsky'nin 1908 devrimi sonrası İttihat ve Terakki'ye dair şu tespitleri oldukça önemlidir;
"…Diğer yandan Jöntürklerin, çürümekteyken buldukları İmparatorluk üzerine akıllarında sadece tek bir şey var: Merkezî iktidarı olabildiğince sağlamlaştırmak. Sultan'ın otokrasisinin yerini ondan pek de farkı olmayan oligarşininki alacak gibi. Oysa hâlâ farklı bölgelerindeki dillere, geleneklere, ekonomik ve sosyal şartlara uyum sağlamaktan uzak bir rejime sahip Türkiye gibi bir ülke yoktur. Jöntürklerin görmezlikten geldiği tam da budur işte. Oysa imparatorluğun tüm halklarının oluşturacağı bir federasyon çatısı altında kendi kurtuluşlarının da yattığını ve “Ya federasyon, Ya parçalanma” anlamına gelen “Ya otonomi, Ya anatomi” (Ya özerklik, Ya teşrih bıçağı) şeklindeki eski sloganın günümüzde her zamankinden daha mümkün tarihsel bir gerçek olduğunu anlamak istemiyor Jöntürkler.

Rakovsky'nin bu tespitleri, 1908 devriminden sonra on yıllık bir süreçte Osmanlı siyasetine yön veren İttihat ve Terakki'den fazlasıyla gerçekleşmiştir. Bunun yanında 1902-1908 yılları arasında gerçekleşen işçi grevleri rejimin tüm baskılarına rağmen büyük bir kitlesellikle gerçekleşmişti. Bu noktada II.Abdülhamid rejimi sınıf mücadelelerinin önüne geçmeyi başaramamıştı. Söz konusu süreç mutlakıyetin sarsılması ve hatta yıkılmasında en aktif pratiklerden biri olarak yaşanmıştır. Gençlik hareketinin bu evrede işçi hareketiyle daha güçlü bir halk hareketine dönüşmesi pekala söz konusu olabilirdi. Ancak bunu sağlayabilecek ne güçlü bir sendika, ne de güçlü bir sosyalist parti o dönemde mevcut değildi.

0 yorum: